Yaklaşık 15 gün kadar önce portföyümdeki domainlerden birisine alıcı çıktı. Bir şekilde anlaştık ve satış için domaini Onlinenic üzerinden Godaddy’de açtığım yeni bir hesaba transfer işlemini başlattım.
Yaklaşık 5 gün sonra transferin başarısız olması sonucunda domainin son tarihinin yakın olduğunu farkedip uzatma işlemi yaptım. Hem Godaddy hem de ihs.com.tr üzerinden tekrar transfer işlemini başlattım. IHS domainin kayıt veya yenileme tarihinden 60 gün geçmeden domaini transfer edemeyeceğimi bildirdi.
Icann çok ilginç bir kural koymuş, domain bitmesine 45 gün kalınca, ilk alınma veya yenilemede ilk 60 gün içinde transfer mümkün değilmiş.
Ben de karşı tarafın adına bir Onlinenic hesabı açmaya karar kıldım. İlk hesap açımında 79.90 $ ödemem gerekiyordu, üstüne biraz daha ekleyerek 95 $ lık ödeme yaptım. Artık tek yapmam gereken Account Transfer yapmaktı. Keşke herşey söylendiği kadar kolay olsa. Eski hesaptan transferi başlatıp yeni hesaptan onaylamaya girdim. Herşey gayet güzel görünüyor, hmm buna da onay verdik mi bu iş tamam. Nah tamam
Malesef 8.89 $ renew bedelini de hesaptaki paradan ödemeye onay verip ileri dediğim halde bana ”(208) Domain renewed unsuccessfully!” şeklinde bir hata mesajı döndürmekte.
Tam buraya içimi dökerken onlinenic ticket sisteminden bir cevap alabildim, benden iki hesabın da parolalarını istediler. Bakalım sonu nereye varacak.
Siz siz olun hiçbir domainin son 45 gün kala transfer etmeye kalkışmayın, hatta yenilediğiniz domainin en az 60 gün başka yere taşıyamayacağınızı unutmayın.
Kalın sağlıcakla.
Bir süredir home-ofis çalışmayı tercih ediyordum. Hem daha ekonomik hem de daha verimli oluyordu. Ancak artık yetersiz hale gelince gerçek bir ofise taşınmanın vakti geldi. Yıllardır arkadaşım olan pronected.com’un sahibi Hakan Kadir Erdemir’in yeni şirket ve ofis kurma isteğini bana açması nedeniyle ben de bu ortaklığa katılmaya karar verdim. Ben istedim bir göz, Allah verdi iki göz misali.
Ofisimiz Taksim Tünel’de çok büyük sayılmasa da gayet mütevazi, mimarisi ve serinliği ile gelen misafirlerimizin ilgisini çekiyor. Geçen 2 hafta boyunca hergün Beylikdüzü-Taksim yolundaydım. Yol biraz yorucu oluyor, çift katlı otobüsün merdivenlerinde gazete okumak zor da olsa vakit başka türlü geçmez. İşleri düzene sokana kadar hergün gitmek gerekebilir, ancak sonrasında bu gidişleri makul gün sayısına indirgemeye çalışacağım.
Bu ofiste daha önceden başlamış olduğumuz ortak projeler dışında yeni projeler de hayat bulacak. Detaylarını zaman zaman paylaşacağım bu projelerin yeni mekanın verdiği sinerji ile daha keyifli yürüyeceğini umuyorum. Artık daha merkezi yerde bulunmanın getireceği artılar ile arkadaş çevremizle artık sadece sanalda kalmayan sohbetler etme dileğiyle.

Bir Obama rüzgarıdır gidiyor. Tek üzüldüğüm bizim blog camiasından Obama ile görüşmeye kimsenin davet edilmemesidir. Demek ki Obama’nın danışmanları Türk blogculardan bir halt olmayacağını düşünmüş. Zaten nerdeyse her kesimin ağzına balı çalıp gitmenin mutluluğunu bir kaç burnu havada blogcunun moral bozacak yazılarıyla bozmak istememişler. Açıkcası iyi ki de çağırmamışlar, daha yapılan tatilin güneşini halen ensede hisseden, yediği çikolatanın tadı damaktayken, güneşte kavrulmuş çikolata renkli adamı bloguna taşımak istemeyen, hatta kızdıran bile çıkabilirdi. Gerçi birer greencard sözü ile hem Türkçe hem de İngilizce olarak blogunu methiyelerle süsleyenler çıkma olasılığını da gözardı etmemek gerek. Zaten bu devirde hediyeyi garantilemeden bloguna bir markayı, bir kişiyi yazmak gereksizlik olmuştur. Ben de hediyesiz, çıkarsız ancak bu kadar yazabilirim. Güle güle Hüseyin, iyi bak kendine…
Hayatıma daha erken girmiş olsan da bizim resmi tanışmamız 1 Nisan 2004 tarihiydi. Tam beş yıl oldu senle tanışalı, şakayla karışık nerdeyse çoluk çocuğa karışmak üzereyiz. Tabi ki henüz bir kaç aydır eşim olan Şirin’den bahsediyorum. O günü hatırlamak mutlu ediyor beni. Duygusal olmamakta direnen içten içe duygusal bir insanım ben, bloguma bu yazıyı yazma cesaretimden dolayı da kutladım kendimi. Bu öyle bir şaka ki, öcü alınmak istenmeyecesine güzel. Allah herkese böyle şakalar nasip eylesin. Herkesin 1 Nisan’ı mutlu ve huzurlu geçsin.
Bir süredir bloguma yeni birşey eklemiyor oluşum yoğun çalışmaktan değil. Geçen hafta sonu hanım köyüne, yani Bursa’ya akraba ziyaretine gittik. Uludağ sanki şehrin sokaklarında geziyor gibi bir soğuk vardı. Sıkı da giyindik ama nafile, “hasta olmam ben” diyen ben bile hasta oldum. 38.5 derece ateşim nedeniyle yataktan çıkamadığım anlar oldu. Hastalık başa gelmeyince sağlığımızın farkında olamıyoruz. Hastalığın tek faydası bana 2 kilo verdirmesi.
Üstüne tam hastalığı atlattık derken yirmilik dişimin verdiği sancılar, gece uyuyamamak tak etti canıma. Uzun süre önce işlerin yoğunluğu bahanesi ardına saklanarak ara verdiğim diş tedavime hızlı bir devam kararı aldım. Dişçiden pek korkum yoktur. Ne zaman gitsem bir dişimi çeker bir sürü de iş çıkarırlar. Bu sefer de öyle oldu. Çok nadir görülen 3 köklü dişimi çekeceğine emin olamadığım bayan dişçiye “eliniz ağırdır inşallah” dediğimi hatırlıyorum. Neyse hiçte göründüğü gibi değilmiş, eli hafif ama gücü yerindeymiş. Dişlerim anne tarafından gelme bir sorunlu genin sebebiyle olsa gerek ne yapsam çürümeye devam ediyor. Mahallenin en çok süt içeni, diş fırçası ile en çok vakit geçiren ben olsam bile çürümelere engel olamıyorum. Ne yapalım bizim de çürük noktamız orası.
Bu hastalıkla geçen süreç içerisinde neredeyse tüm işlerim geri kaldı, zaten çalışılabilir bir kısım vakti de dizi izleyerek geçirdim. Önce sağlık demeyi de bilmek gerekiyormuş. Özellikle diş ile ilgili sorununuz varsa son sancıyı beklemeden derhal dişçiye gitmenizde fayda var. Giden dişler yerine gelmiyor, ama işler illaki yoluna girecektir.
Sağlıklı bir yaşam dileğiyle.